18 Ekim 2019, Cuma

Ángel Di María | Yağmurda, soğukta ve karanlıkta!

Real Madrid’den bir mektup geldiğini hatırlıyorum. Daha açmadan yırtmıştım.
2014 Dünya Kupası’nın sabahıydı. Tam olarak sabah saat 11’de, bende o sıra antrenör masasında oturuyor, bacağıma iğne yapılmasını bekliyordum. Çeyrek finalde uyluk kasımı yırtmıştım, ama ağırı kesiciler ile hiçbir şey hissetmeden koşabiliyordum.
Antrenörlere şunları söylediğimi hatırlıyorum: “Eğer ki bir yerimi kırarsam bırakın kırmaya devam edeyim. Umurumda değil. Sadece oynamak istiyorum.”
Bacağıma buz tutuyorken takım doktoru Daniel Martinez elinde bir zarf ile odaya gelip bana şöyle dedi: “Bak Ángel bu kağıt Real Madrid’den geldi.”
“Neden bahsediyorsun?” diyerek cevap verdim.
Martinez de: “Senin oynayabilecek bir durumda olmadığını söylüyorlar. Bundan dolayı bizi seni oynatmamak için zorluyorlar.”
Bunları duyunca ne olduğunu hemen anlamıştım. Herkes Real Madrid’in James Rodriguez’i, Dünya Kupasından sonra almak istediği söylentilerini duymuştu ve ben de ona yer açmak için beni satmak istediklerini biliyordum. Onlar da kendi mülklerine zarar gelmesini istemiyordu. Bu da bu kadar basit bir denklem. Herkesin görmediği futbolun ticari tarafı bu.
Ben de Daniel’e mektubu bana vermesini söyledim. Hiç açmadan parça parça hale getirip, “Çöpe at. Bu kararı verecek olan benim.” dedim.
Önceki gece hiç uyuyamamıştım. Belki buna Brezilya taraftarlarının gece boyunca çok gürültülü havai fişekler ile rahatsız etmeleri sebep olmuştu ancak tamamen sessiz olsa bile uyuyamazdım sanırım. Dünya Kupası finali öncesinde benliğime hangi hislerin hakim olduğunu anlatmak imkansız, hem de hayatınız boyunca hayal ettiğiniz tek şey gözünüz tam önündeyken.
Tüm samimiyetim ile söylüyorum, o gün kariyerimi bitireceğini bilseydim bile oynamak istiyordum. Ama aynı zamanda takımım için olayları karmaşıklaştırmak istemiyordum. Bundan dolayı sabah erken kalkıp teknik direktörümüz Mr. Sabella’nın yanına gittim. Çok iyi bir ilişkimiz vardı, buna güvenerek ona beni başlatmasını istediğimi söyleseydim. Böylece beni oynatmak zorunda kaldığının baskısını hissederdi. Ben de elimi kalbime götürerek tüm içtenlik ile ona kimi oynatmak istediğini hissediyorsa onu oynatmasını söyledim.
Tam olarak şöyle dedim: “Oynayacak kişi ben isem benimdir, başkası ise başkasıdır. Ben sadece Dünya Kupası’nı kazanmak istiyorum. Bana görev verirsen, parçalanana kadar oynayacağım.”
Ve sonrasında ise ağladım. Kendimi tutamıyordum. O an tamamen duygu doluydum.
(Chris Brunskill Ltd/Getty Images)
Maçtan önceki takım konuşmamızı yaparken Sabella, Enzo Perez’in 100% fit olduğu için başlayacağını açıkladı. Bu kararı duyunca rahatlamıştım. Bana ihtiyaç duyulduğu anda hazır olmak için maçtan önce ve devre arasında iğne olmuştum. Ancak yedek kulübesinden hiç çağrılmadım ve Dünya Kupası’nı kaybetmiştik, hiçbir şeyi kontrol altına alamıyordum. Hayatımın en zor anlarıydı. Maçtan sonra medya neden oynamadığım hakkında çirkince ifadeler bulunduruyordu. Ama size söylediklerim tamamen gerçek olanlar.
Beni halen en çok düşündüren şey, Sabella’nın karşısına konuşmaya gittikten sonra kendimi tutamayıp ağlamadı. Bunu bu zamana kadar çok kafaya takmamın sebebi ise acaba kendisi benim gergin olduğumu düşündüğü için mi ağladığımı sandı diye düşünmemdi.
Ancak gerçekte gergin olmak ile hiç bir alakası yoktu. O anın, o maçın benim için ne kadar önemli olduğunun bir patlamasıydı sadece. İmkansız bir rüyanın gerçekleşmesi için çok yakındık.
Bizim evin duvarlarının sözde beyaz olması gerekiyordu. Ama duvarların hiç bir zaman beyaz olduğunu hatırlamıyorum. İlk başlarda gri renkti. Daha sonra kömür tozlarından dolayı siyah bir renge büründüler. Benim babam kömür çalışanıydı, ama o bildiğiniz maden ocaklarında olan değil. O aslında kömürü bizim evin arkasında yapardı. Hiç kömür yapılışını gördünüz mü? O marketlerde aldığınız küçük mangal paketleri var ya işte onlar da bir yerlerden geliyor, ve açıkçası çok kirli bir iş. Verandamızda bir teneke çatının altında çalışıyordu, bütün kömür parçacıklarını poşetlerin içlerine marketlerde satmak için dolduruyordu. Tabi tek başına değildi. Küçük yardımcıları da vardı. Ben ve küçük kız kardeşim sabah uyanıp ona yardım ederdik. Biz sadece 9-10 yaşlarındaydık ve bu yaşımız kömür paketlemek için tamdı, çünkü bu işi küçük bir oyuna çevirebiliyorduk. Kömür kamyonu gelince paketlenen kömürleri arkadan getirebilmek için evin içinden taşıyarak ön kapıya kadar getiriyorduk, bu yüzden zamanla evin her yeri siyaha bürünüyordu.
Ama bunu masamıza yemek koyabilmek için yapmak zorundaydık, aynı zamanda evimizi koruyabilmek için de.
Ben henüz bebek iken ailem için kısa bir süre olsa da her şey yolunda gidiyormuş. Ancak daha sonra babam biri için bir iyilik yapmaya kalkmış ve ondan sonra hayatımız tamamen değişti. Arkadaşı kendi evi için kefil olmasını istedi ve bir belgeye imza attırdı babam da bu arkadaşına güveniyordu. Ancak arkadaşı ödemeleri yapmakta başarısız oldu ve geride kalıp daha çok borca girdi. Bir gün ortalıktan da kaybolunca banka direkt olarak babama geldi. İki ev için ödeme yapmanın yanı sıra ailesine bakmakta zorluk çekiyordu.
Babamın ilk işi kömür değildi. Evin ön odasını küçük bir market yapmaya çalışmıştı. Büyük kovalarda çamaşır suyu, klor, sabun ve çeşitli temizlik malzemeleri alır ve bunları küçük şişelerin içlerine böler daha sonra evin odasından satardı. Eğer bizim kasabada yaşıyorsanız, küçük bir kutu CIF için markete gitmezsiniz. Gereğinden çok daha fazla pahalı oluyordu. Bunun yerine Di Marialara gelip, annemden bir kutuyu çok uygun bir fiyata alabiliyordunuz.
Bunların hepsi bir yere kadar iyi gidiyorken, küçük erkek bebekleri kendisini az kalsın öldürmek üzere olduğu için her şeyi berbat etmişti.
Evet doğru ben küçük bir piçtim.
Gerçekten çok yaramazdım ama çok fazla enerjim vardı. Hiperaktif bir çocuktum. Bir gün annem bizim ‘dükkanda’ bir şeyler satarken ben de etrafta geziniyor ve oynuyordum. Evin önündeki kapı müşteriler gelebilsinler diye açıktı. Annem başka işler ile meşgulken ben de keşif yapmak istiyordum.
Ben evin tam önündeki caddenin ortasına kadar yürümüştüm, ve annem beni bir arabanın çarpmasından sonra anda koşarak kurtarmıştı. Anlattığına göre oldukça dramatik bir anmış. Bu olaydan sonra annem babama bu işin ev için tehlikeli olduğunu ve başka bir şeyler yapmamız gerektiğini söylemiş. Di Maria ‘dükkanı’ o günden sonra kapandı.
Başka bir iş ararken babam Santiago del Estero’dan kömür kamyonunu getiren adam ile tanışmıştı. Ama işin komik olan kısmı babamın bu işi yapmak için başlangıç parası yoktu. Bundan dolayı babam adamı ilk teslimatlar için ikna etmesi gerekiyordu. Ne zaman ben ve kız kardeşim babamdan şeker istesek her zaman bize “Ben iki ev ve kömür teslimatları için bir kamyona para veriyorum.” demeyi severdi.
Bir gün çok iyi hatırlıyorum, babama kömürleri paketlemek için yağmurlu ve soğuk bir havada yardım ediyorum. Tepemizde sadece tenekeden bir çatı vardı. Bu durum çok zordu. Bir kaç saat içinde ise ben sıcak bir yer olan okula gidecektim ama babam o havada paketleme işlerini bitirmesi gerekiyordu. Eğer bitirmeseydi o gün belki yiyecek bir şeyimiz olmayacaktı. Ama kendi kendime hep ‘bir zaman gelecek her şeyin bizim için iyiye gidecek’ diye söylüyordum.
Bunun için futbola her şeyimi borçluyum.
Bazen küçük bir piç olmak çoğu şeye bedel olabiliyordu. Futbola erken başlamıştım ve annemi deli ediyordum. Beni dört yaşımdayken doktora götürüp: “Doktor, bu çocuk durmadan koşuyor. Ben ne yapacağım?” diyerek doktora anlatıyordu.
Tabi o da iyi bir Arjantinli doktordu ve cevabı şöyle oldu: “Ne mi yapacaksın? Tabi ki futbolcu yapacaksın.”
Ve futbol kariyerime böyle başladım.
Kafayı takmıştım. Tek yaptığım şey futboldu. O kadar çok futbol oynuyordum ki her iki ayda bir kramponlarım parçalanıyordu, yeni krampon alacak paramız olmadığı için annem poxi-ran ile tekrar parçalanan yerleri yapıştırıyordu. Yedi yaşıma geldiğimde, demek iyi olduğum için kendi bölgemde 64 gol atmıştım ve annem bir gün odama girip “Radyo istasyonu seninle konuşmak istiyor.” dedi.
Bizde istasyona röportaj vermek için gitmiştik ama o kadar utangaçtım ki konuşamıyordum.
Aynı sene babam Rosario Central’ın alt yapı hocasından bir arama aldı ve benim onlar için oynamamı istediklerini söylediler. Bu durum aslında oldukça komik bir andı çünkü babam Newell’s Old Boys, annem ise Central taraftarıydı. Eğer ki Rosariolu değilseniz bu rekabetin ne kadar ateşli olduğunu bilemezsiniz. Tam olarak ölüm kalım rekabetidir. Aralarında maç oynanırken annem ve babam ciğerleri çıkarmasına her gol için bağırırlardı ve kazanan taraf kaybeden taraf için bir ay boyunca kabus olurdu.
Bundan dolayı annemin Central’ın teklifinden dolayı ne kadar çok heyecanlı olduğunu hayal edebilirsiniz.
Babam ise şöyle cevap veriyordu: “Bilmiyorum. Çok uzak. 9 kilometre! Arabamız da yok. Onu nasıl oraya getireceğiz?”
Annem ise şöyle demişti: “Yok, yok, yok. Merak etme, ben onu götürürüm. Bu bir problem değil.”
Ve işte o an Graciela (Zarif güzellik) doğmuştu.
Graciela bizi her gün antrenmana götürüp getiren eski, paslı sarı bir bisikletti. Önünde küçük bir sepeti ve arkasında da bir kişilik için yer vardı. Ama küçük bir problem vardı, kız kardeşimin de bizim ile gelmesi gerekiyordu. Bundan dolayı babam bisiklete tahtadan bir ekleme yaptı. Böylece kardeşim de bizim ile gelebilirdi.
Şunu hayal edin: Bir tane kadın kasabanın ortasından arkasında bir çocuk, köşede bir kız ve sepetin önünde içinde krampon, çorap ve biraz da yemek olan bir çanta. Tepelerden yukarı, bayır aşağıya. Tehlikeli mahallelerin, yağmurun, soğuğun ve karanlığın içinden… Hiç fark etmiyordu. Annem durmadan pedal çeviriyordu.
Graciela bizi gitmemiz gereken yere götürüyordu.
Ama gerçekleri söylemek gerekirse benim Central’daki zamanım hiç kolay geçmedi. Annem olmasaydı futbolu bırakacaktım. Hatta 2 kez bu kararı almıştım. 15 yaşında iken ben bir türlü büyümüyordum, ve o dönemde çatlak bir antrenörümüz vardı. O biraz daha fizikli ve agresif oyuncuları tercih ediyordu ve buda benim stilim değildi. Bir gün ceza sahasının içinde kafa topuna zıplamamıştım ve antrenmanın sonunda herkesi toplayıp bana dönüp baktı..
Şöyle dedi: “Sen bir geri zekalısın. Sen tam bir rezaletsin. Asla bir şeye tutunamayacaksın. Sen başarısız olacaksın.”
Bu sözler üzerine harap olmuştum. Daha cümlesini bitirmeden, ağlamaya başlamış ve koşarak sahayı terk etmiştim.
Eve vardığımda, kendi başıma ağlamak için odama gitmiştim. Annem bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı, çünkü her antrenman sonrası ben sokağa çıkıp biraz daha futbol oynamaya devam ederdim. Annem odama gelip bana neyin ters gittiğini sordu, ben de gerçekten gerçekleri söylemekten korkuyordum çünkü tüm yolu pedallayıp antrenörüme bir yumruk atmasından tırsmıştım. Normalde çok sakin biridir ama çocuklarına bir şey yaptıysanız ‘adamım hemen kaçmalısınız.’ Ben de ona bir kavgaya karıştığımı söyledim, tabi bunun yalan olduğunu anlamıştı ve bütün annelerin yapacağı gibi gidip başka bir takım arkadaşımın annesini arayıp gerçekte ne olduğunu öğrenmek istedi.
Odaya tekrar girdiğinde deli gibi ağlayarak ona futbolu bırakmak istediğimi söylemiştim. Ertesi gün evden çıkmayı, okula gitmeyi bile istemiyordum. Çok fazla aşağılanmıştım. Sonra annem yatağın başında oturup bana, “Tekrar gideceksin Angel. Bugün tekrar gideceksin. Gidip ona kendini kanıtlayacaksın.” dedi.
O gün tekrar antrenmana gittim ve inanılmaz şey gerçekleşmişti. Takım arkadaşlarım benim ile alay etmiyordu. Aslında bana yardım etmeye başlamışlardı. Top havadan gelince gelince defans oyuncuları kafa topunu kazanmam için bana bırakıyorlardı. Benim iyi hissetmem için ellerinden geleni yapıyorlardı. Futbol, ​​özellikle Güney Amerika’da rekabeti çok bir oyundur. Herkes daha güzel bir hayat için çabalıyordu anlatabiliyor muyum? Ama o günü her zaman hatırlayacağım, çünkü takım arkadaşlarım derdimi anlamışlardı ve bu konunda bana destek olmuşlardı.
16 yaşıma geldiğimde halen güçsüz ve zayıftım. Ve henüz Central’ın bir üst takımına çağrılmadığım için babam endişe duyuyordu. Bir gece yemek masasında otururken babam şunları söyledi, “Üç seçeneğin var. Benimle işe gelebilirsin, okulu bitirebilirsin veya bir sene daha futbola devam edebilirsin, ama bu işe yaramaz ise benim ile iş yapacaksın.”
Ben bir şey diyemedim. Karmaşık bir durumdu. Paraya ihtiyacımız vardı. Sonra annem benim yerime konuştu ve “Bir yıl daha futbol.” dedi.
Bu olanlar Ocak aynında olmuştu.
Aralık ayında Central için Primera Division’da ilk maçıma çıkmıştım.
İşte o günden sonra sporculuk kariyerim başlamıştı. Ama gerçekte kavgam bundan çok daha öncesinde başlamıştı. Annemin kramponlarımı yapıştırması ve yağmurun altında Graciela’yı sürmesi ile başlamıştı. Arjantin’de profesyonel olmama rağmen durumlar halen bir kavga gibiydi. Güney Amerika dışında yaşayanların bu durumu anlayabilecekleri sanmıyorum. İnanmak için burada yaşayıp görmelisiniz.
Kolombiya’daki Nacional’e karşı oynayacağımız Libertadores maçını asla unutmayacağım, çünkü uçak seyahati Premier League veya La Liga’daki gibi değil. Hatta Buenos Aires’deki gibi bile değil. O zamanlar Rosario’da uluslar arası bir hava limanı yoktu. Küçük bir hava sahasında belirirdiniz ve orada o gün hangi uçak varsa ona binerdiniz. Soru da sormazdınız. Bizde Kolombiya’ya uçmak için hava sahasında gittik. Orada hani arabaları  yükleyip kargolamak olan uçaklar var ya, işte bu arkası açılan kocaman bir kargo uçağı pistte bekliyordu. O uçak bizim bineceğimiz uçaktı. İsimini da hatırlıyorum, “Hercules.”
Uçağın arka kapısı açıldı, ve çalışanlar yatakları uçağın içine taşıyordu. Takımdaki herkes ise birbirlerine ne oluyor der gibi bakıyordu.
Bizde uçağa binmeye çalışırken, çalışanlardan biri siz arkaya geçeceksiniz deyip bize yüksek sesi kesmesi için kocaman askeri kulaklıklar verdi. Biz de platforma çıktık, 8 saat uçuş için bir kaç koltuk ile yaslanmamız için yataklar vardı. Kapı kapandığında ortam tamamen karanlık olmuş ve kulaklıklardan dolayı bir birimizi zar zor duyuyorduk. Uçak kalktığında biz biraz ileri biraz geri gidip geliyorduk. Arkadaşlarımızdan biri şöyle bağırdı, “Kimse büyük kırmızı bir butona sakın dokunmasın, kapı açılırsa bok yoluna gideceğiz!”
İnanılmazdı, yaşamadığınız için inanmaya bilirsiniz ama takım arkadaşlarıma sorun isterseniz. Bunu gerçekten yaşadık. İşte bu da bizim özel uçağımızdı, ‘Hercules’.
Ama buna rağmen geriye dönüp baktığımda mutlu oluyorum. Futbol için Arjantin’de başarılı olmak istiyorsanız, ne yapmanız gerekiyorsa yaparsınız. Hangi uçak o gün belirliyorsa hiç bir şey sormadan binersiniz.
En sonunda eğer tek gidişli bir bilet için şansınız olursa onu da alırdınız. Benim için o fırsat Benfica için Portekiz’di. Belki bazı insanlar benim kariyerime bakıp, “Wow, Benfica’ya sonra Real Madrid’e, Manchester United’a ve daha sonra PSG’ye gitmiş.” diyip, belki de bunun bu kadar basit olduğunu düşünüyorlar. Ama aslında aralarda hangi türlü zorluklar çektiğimi hayal bile edemezsiniz. 19 yaşında Benfica’ya gittiğimde, 2 sezon boyunca zar zor oynatılmıştım. Babam benim ile Portekiz’e taşınmak için işini bırakmış, annem ile okyanus ötesinden ayrı kalmak zorunda kalmıştı. Bazı geceler babamın, annem ile telefonda konuşurken sırf özlediği için ağladığını duyuyordum. İşte ilk başlarda bu kararımın bir hatta olduğunu düşünüyordum. Çünkü oynama fırsatı çok az veriliyordu ve tekrar eve dönmek istiyordum.
(Nick Laham/Getty Images)
Sonra 2008 Olimpiyatları benim tüm hayatımı değiştirdi. Arjantin milli takımı benim Benfica’da şans bulamamış rağmen Olimpiyatlar’da oynamamı istemişlerdi. Bu turnuva bana dünya dışı bir deha olan Leo Messi ile oynama şansını vermişti. Oynadığım en zevkli futboldu o dönem. Tek yapmam gereken boş alana koşu yapmak ve önüme topun gelmesini izlemekti. Sihir gibiydi.
Leo’nun gözleri, sizin ve benim gözlerim gibi işlemiyor. Onun gözleri aynen insan gibi yan yan gider ama aynı zamanda sanki bir kuş gibi bütün sahayı baştan aşağıya görür. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamıyorum. Nijerya’ya karşı oynayacağımız finale kadar gitmiştik, ve belki de bu benim hayatımın en olağanüstü günüydü. Arjantin için altın madalyayı kazandıracak golü atmak… bunun hissini hayal edemezsiniz.
Şunu anlamanız gerekiyor, ben 20 yaşındayım ve Benfica’da şans bulamıyordum. Ailem ayrıydı. Arjantin beni bu turnuvaya çağırmadan önce umutsuzluk içindeydim. Ve iki sene içinde hem altın madalya kazanmıştım, hem Benfica için oynama başlamıştım hem de Real Madrid’e transfer olmuştum.
Bu sadece benim için değil, hem ailem için hemde kariyerim boyunca bana destek olan takım arkadaşlarım için gurur vericiydi. Babamın benden çok daha iyi bir oyuncu olduğunu söylüyorlardı. Ama küçükken dizini kırdığı için hayali ölmüştü. Dedemin de ondan çok daha iyi olduğunu söylüyorlar, ama oda bir tren kazasında iki ayağını da kaybedince onun da hayalleri yok olmuştu.
Benim hayalim de tükenmeye oldukça yakındı.
Ama benim babam durmadan teneke bir çatının altında çalışmaya devam etti. Annem pedal çevirmeye devam etti. Ve bende boş alana koşu yapmaya devam ettim.
Kadere inanır mısınız bilmem ama Real Madrid için attığım ilk golde karşı takımın adı neydi biliyor musunuz?
Hércules CF.
Çok uzun bir yoldan geldik.
Belki şimdi neden Dünya Kupası finali öncesi Sabella’nın karşısında ağladığımı anlayabilirsiniz. Gergin değildim. Kariyerim için endişelenmiyordum. Maça başlayıp başlamayacağım için bile endişelenmedim.
Tüm içtenlik ile, tek gerçek olan sadece hayalimizin gerçekleşmesini istiyordum. Ülkemizde bizleri efsaneler diye anmalarını istiyordum. Ve çok yaklaşmıştık… Bundan dolayı Arjantin’deki medyanın takıma verdiği tepkiyi görmek beni çok üzüyor. Olumsuzluk ve eleştiri zaman zaman kontrolden çıkıyor. Bu sağlıklı bir durum değil. Biz hepimiz insanız ve hayatımızda insanların görmediği başka şeylerde oluyor.
Aslında, final maçından önceki maçlar sırasında psikologa görünmeye başladım. Kafa olarak zor bir dönemden geçiyordum, normalde bu tür durumlarda aileme danışırım ve onlardan yardım alırım. Ama bu seferki milli takım baskısı çok daha kuvvetliydi, bundan dolayı bir psikologa görünmüştüm. Bu bana oldukça yardımcı olmuştu ki son iki maçta çok daha rahat ve sakin bir haldeydim.
Kendime şunu hatırlattım, ben dünyanın en iyi takımlarından birinin parçasıydım, kendi ülkem için oynuyordum ve çocuklukta kurduğum hayali yaşıyordum.
Oyun benim için tekrar başlamıştı.
(Sergey Pivovarov/AP Photo)
Bence şimdiki zamanda insanlar Instagram’a veya Youtube’a bakıp sadece sonuçları görüyorlar ama bedelinin farkında değiller. O sonuçta gelen yolculuğu bilmiyorlar. Beni kızım ile Şampiyonlar Ligi kupasını gülerken kaldırdığımızı görüyorlar ve her şeyin mükemmel olduğunu düşünüyorlar. Ama şunu bilmiyorlar ki fotoğraftan bir sene öncesi kızım erken doğduğu için tam 2 ay hastanede tüpler ile yatıyordu.
Belki beni kupa ile ağlarken görüyorlar ve sadece futboldan dolayı olduğunu düşünüyorlar. Ama gerçekte ağlamamın sebebi kızımın benim kucağımda o anları yaşadığını görmekti.
Dünya kupası finalini izliyorlar ve sadece sonucu görüyorlar.
0-1
Ama bizim o an için ne kadar çok savaştığımızı görmüyorlar.
Benim evimin salonun beyazdan siyaha dönüştüğünü bilmiyorlar.
Benim babamın teneke bir çatının altında çalıştığını bilmiyorlar.
Benim Annemin yağmurda ve soğukta çocukları için Graciela’yı sürdüğünü bilmiyorlar.
Hercules’i bilmiyorlar…

About Ahmet Alper

Check Also

Armaya Adanan Hayat: BEKİR ÇINAR

  15 Aralık 1995 Belçikalı Jean-Marc Bosman, Avrupa Adalet Divanı’na açtığı davayı kazandı. Bu karara göre ...

https://www.casinometropolgirisyap.com/ https://www.casino-maxi.xyz/