25 Haziran 2019, Salı

Bariyerleri Yıkmak | Althea Gibson

23 yaşındaki genç bir tenisçi, gökyüzünü göz alabildiğince kaplayan bulutların arasından süzülen güneşin altında, neredeyse tamamı bembeyaz giyinmiş seyircilerin ıslıkları, ırkçı tezahüratları arasında o dönemin en iyi oyuncu Louise Brough ile karşılaşmak için koridordan zemine doğru adımını atıyordu. İlk seti kaybetti. İkinci seti kazandı ve bu set ile ivmeyi arkasına aldı. Althena çok rahattı, üçüncü sette 7-6 öndeydi. Maçı kazanmak için sadece bir oyuna ihtiyacı vardı. Artık kazandı diyebileceğimiz bir anda su damlaları tüm ihtişamıyla yeryüzü inmeye başladı. Sağanak yetmiyormuş gibi bir de stadyumun kenarlarında yer alan kartal heykellerinden birine çarpan yıldırım heykeli sahaya düşürdü. Sanki tüm sebepler bir araya gelmiş ve bu maçı durdurun diyordu. (Aşağıdaki daha eski bir zamana ait olan görselde, saha kenarındaki ve tribünlerin üzerinde dizilmiş kartal heykelleri belli oluyor)

Doğanın maçı durdurduğu gibi biz de zamanı burada durduralım ve kısaca Althea’nın hayatına göz atalım.

Althea Gibson, 1927 yılında Amerika’nın ırkçılığı ile nam salmış Güney Karolina eyaletinin tarımı ile öne çıkan Silver kasabasında doğdu. John Steinbeck’in insanca yaşanabilecek bir toplum düzeni olmadığını söylediği yıllarda, babasının pamuk tarlasında harcadığı emeklerin üç kuruş karşılığında beyaz adam tarafından alınmasını izledi. Althea, “Babam hep erkek çocuk isterdi, bana da öyle davranırdı.” diyor ve “Bu aynı zamanda erkek davranışları gösteren bir kız olmamın onun için sorun oluşturmaması anlamına geliyordu.” diye ekliyor.

Bir gün arkadaşıyla boş bir palet tenisi sahası, iki raket ve bir top gördü. Birlikte oynamaya, topu rastgele ileri geri vurmaya başladılar. İkili, ertesi günden itibaren her sabah erkenden uyanmaya ve sahaya ilk giden olmaya başladı. Kendilerine meydan okuyan herkesle maç yapıyorlardı. 12 yaşında okulu bıraktı. Sokaklarda büyüdü. Tüm zamanını sokakta tenis oynayarak geçirmeye başladı. Bu sayede yıllarca sokakta oynama fırsatı yakaladı. Kaybetmekten ve kaybettikten sonra rakibinin elini sıkmaktan nefret ederdi. Zaten sokakta bir numaralı kuraldır; kaybedersen asla sahada kalamazsın. Her maç, bir tamam mı devam mı maçıdır. Raketi bir kere eline aldığı zaman kimse onu sahadan çıkaramazdı. Sahada kalmak için kaybetme toleransı olmayan bir çocuğun, agresif bir şekilde büyümesi şaşırılacak bir durum olmasa gerek.

Lenny Simpson babasıyla çalışma ilişkisini şu şekilde anlatıyor: “Babasıyla çatıya çıkarlardı ve dövüşürlerdi. Babası kendini sakınmazdı. Babasına üstün olduğunu göstermek için üstesinden gelmesi gerekenleri hayal edebiliyor musunuz? Hayatı için savaşıyor gibiydi. Biliyordu ki eğer bir gün onu yenebilirse işte o zaman hayat için hazır olacaktı. O yüzden bir rakibe karşı tenis oynamak, fileden karşıya bir tenis topu geçirmek onun için çocuk oyuncağıydı.”

18 yaşında liseye başladı ve bir aracılık sayesinde Dr. Johnson ile tanıştı ve onun eğitimlerine katılmaya başladı. Bir yandan liseye devam ediyor diğer taraftan ise kalan vaktinin tamamını çok sıkı bir eğitim ile geçiyordu. Althea, o dönem için kendini, kibirli ve asosyal olarak tanımlıyor. Eski bir koçu da onun için çok agresifti diyor. Küçükken, kazandığı için karşısında gülen Nana Vaughn’a dayanamayıp, onu dövmüştü.

Yaz turlarında ekip olarak Ohio’ya gittiler. Bu yolculuk, hayatının dönüm noktası olan iki yolculuktan biridir. İlk gecelerinde kaldıkları odadan içeriye bir balta fırlatıldı ve üzerinde eve dönmeleri gerektiğini yazan bir not vardı. Bunları bekliyorlardı ve tabi ki vazgeçmediler. O yaz tam 9 turnuvaya katıldı ve tamamını kazandı.

Tenise farklı bir boyut katmıştı. Bir balerin kadar zarif oynuyordu. Uzun bacakları, uzun kulaç açıklığı, atletik yapısı ve ayağını yere sağlam basmasıyla komple bir oyuncuydu. Sahada her hareketi yapabiliyordu. Müthiş bir özgüveni vardı. Kafası her daim sahadaydı. Bu kadar ayağı yere basan aynı zamanda bu kadar zarif bir tenis oyuncusu görmedim. Sahaya adımını attığı ilk andan itibaren, rakibiyle arasında iki denk kuvvet mücadele ediyor gibi değil de sanki aralarında hiyerarşik bağ bulunan iki kişi mücadele ediyor gibi bir izlenim veriyordu. Herhangi bir spor dalında bu kadar dominant bir oyuncu da izlediğimi hatırlamıyorum. Althea ise oyun stilinin özelliklerini şöyle sayıyor: Agresif, dinamik ve acımasızdı.

Doktor J.’nin kampında tanıdığı eski bir arkadaşı ise onu şöyle anlatıyor: “Koçumuz, genellikle bizi rakip olarak eşleştirirdi. Althea, beni tenis topları ile vurmayı severdi. Eğer vole için fileye yaklaşırsam beni yere sererdi. Bu Althea’nın bize karşı üstünlüğünü gösterme şekliydi. Muhteşemdi. O şampiyondu. Biz ise sadece onun çalışma arkadaşlarıydık.”

O dönemin popüler isimlerinden Sugar Ray Robinson ve eşiyle arası çok iyiydi. Boksun efsane isimlerinden ve ilk 132 maçında sadece Jake LaMotta’ya yenilen Robinson ona önemli derecede vizyon kattı. Hobileri için destek oldu. Müzik hayalini desteklemek için ona saksofon bile hediye etti.

O dönem özellikle kadınlarda tenis sadece beyazların oyunuydu. Turnuvalarda tüm elbise ve aksesuarların beyaz olması gibi yazılı kurallar vardı. Bir de oyuncuların beyaz olması gibi yazılı olmayan kurallar vardı. Tüm bunlara rağmen 1950 yılında sancılı bir sürecin ardından 23 yaşındaki Althea, Amerika’da Forest Hills’de 52 kişiden biri olarak oynamaya hak kazandı. Dört Grand Slam tenis turnuvalarından birine kabul edilen ilk siyahi kadın oyuncu oldu. İlk turda rakibi Barbara Knapp’i 6-2’lik skorlarla geçti ve ikinci turda dönemin en iyi oyuncusu Louise Brough ile eşleşti.

23 yaşındaki genç bir tenisçi, gökyüzünü göz alabildiğince kaplayan bulutların arasından süzülen güneşin altında, neredeyse tamamı bembeyaz giyinmiş seyircilerin ıslıkları, ırkçı tezahüratları arasında o dönemin en iyi oyuncu Louise Brough ile karşılaşmak için koridordan zemine doğru adımını atıyordu. İlk seti kaybetti. İkinci seti kazandı ve bu set ile ivmeyi arkasına aldı. Althena çok rahattı, üçüncü sette 7-6 öndeydi. Maçı kazanmak için sadece bir oyuna ihtiyacı vardı. Artık kazandı diyebileceğimiz bir anda su damlaları tüm ihtişamıyla yeryüzü inmeye başladı. Sağanak yetmiyormuş gibi bir de stadyumun kenarlarında yer alan kartal heykellerinden birine çarpan yıldırım heykeli sahaya düşürdü. Sanki tüm sebepler bir araya gelmiş ve bu maçı durdurun diyordu.

Ve maç ertesi güne ertelendi. Ertesi gün ise 7-6 önde başlayan ve tek oyuna ihtiyacı olan Althea üç oyun üst üste rakibine verdi ve maçı kaybetti. İzleyicilere göre tüm enerjisi çekilmiş gibi oynamıştı. Bu yenilginin ardından koç eksikliği ve maddi olarak çektiği sıkıntılar dolayısıyla aradaki beş yıl boyunca tenise sadece oynamak için devam etti ta ki 1955 yılına kadar.

Amerikan tenisçilerle Asya turuna çıktı. Bu hayatının dönüm noktası olan bir diğer yolculuktu. Burada çok iyi tenisçilerle oynadı. Katıldığı 18 turnuvanın 16 tanesini kazandı. Daha sonra ise Avrupa’da, kendisi gibi tenisçi olan dostu Angela Buxton ile kalmaya karar verdi. Angie, bir Yahudi’ydi ve onun yaşadıklarını anlıyordu. İkilinin arasındaki uyumu başka bir yazıya bırakarak devam edelim. Bu Fransa Açık ve tabi ki Wimbledon demekti. Gözünü tamamen Wimbledon’a dikmişti. Bu süreçte profesyonel olmayı öğrendi. Uykusundan yemeğine kadar tüm hayatını sporcu kimliğine göre ayarlamayı öğrendi. Saha dışında nasıl davranması gerektiğini öğrendi. Çok iyi bir sporcuydu fakat herhangi bir unvanı yoktu. Bu eksik parçayı da Sydney Llewellyn ile çalışarak tamamlayacaktı. Bu akıl adamından, kendisine verilen tenis yeteneğini ve gücünü artık daha kontrollü kullanmayı öğrendi.

Partneri ve yakın dostu Angela Buxton ile çiftlerde Fransa Açık ve Wimbledon’u kazandı. Bireysel kadınlarda Fransa Açık turnuvasını kazandı. Takvimler 24 Haziran 1957 tarihini gösterdiğinde ise sıra Wimbledon’a gelmişti. İlk turları çok zorlanmadan geçen Althea yarı finalde Christine Truman 6-1/6-1 ile geçti ve finalde Kaliforniya’nın sempatik oyuncusu Darlene Hard ile eşleşti. İngiltere’de ona karşı çok yoğun bir ilgi vardı. Bileğinin gücüyle ırkçılığı karşı bariyerleri tek tek yıktı. Sahada Darlene Hard, Kraliçe Elizabeth ve tek renk giyinmiş taraftarların alkışları arasında galibiyete uzandı. Ödülünü kraliçenin elinden alırken, öpücüğü ise Darlene’den kaptı. Wimbledon’ı kazanan ilk siyahi kadın oyuncu olmuştu. Yetenek ve sevginin raksı renk ayrımının önündeki engelleri bu şekilde deviriyordu. Aynı takvim yılı içinde Darlene ile eş olacaklar ve Wimbledon’ı çiftlerde de kazanacaktı. Avrupalı taraftarlara siyahi bir kadının tenis oynayabileceğini öğretti.

Ülkeye milli bir kahraman olarak döndü ve binlerce kişi tarafından karşılandı. Tenine bakmaksızın birçok insan onun tarafına geçti. Hiç değilse öyle gözüküyorlardı. Araba turunu, sokakların iki yanını dolduran kalabalıkların uğultusu, yoldan geçenleri görmek için en öne doğru binbir güçlükle gelen çocukların meraklı bakışları ve evlerinin pencerelerine çıkan insanların selamlamaları arasında yaptı. Oysa ki 2 hafta önce turnuva için ayrıldığında onu uğurlamaya sadece 3 kişi gelmişti. Daha sonra kendisi bu seneyi “Althea Gibson’nın yılı” olarak tanımlayacaktı.

Hiç Amerika şampiyonluğu yoktu. 1957 yılında Amerika şampiyonluğu için daha önce “yarım kalan maçın” rövanşını tamamlamak adına Louise Brough’un karşısına çıktı. Maçı alan Althea, koleksiyonunda eksik olan bir parçayı daha tamamladı.

Okumayı çok severdi. İncil’e, otobiyografilere ve dedektif romanlarına ilgisi vardı. Hobilerinin sınırı yoktu. Ertesi sene Wimbledon’ı tekrar kazandıktan sonra akşam düzenlenen baloda erkekler kazananı Ashley Cooper ile açılış dansını yaptı ve balonun ilerleyen saatlerinde Katharine Hepburn ve Cary Grant’in, Bringing Up Baby(1938) filminde Baby’yi(leopar) çağırmak için de kullandıkları “I Can’t Give You Anything but Love, Baby” şarkısını söyledi.

Tüm bunlar katıldığı televizyon programlarındaki sempatisi ile birleştiğinde insanların zihninde çok özel bir karakter olarak yerini alacaktı. Tek başına on binlerce insanın ten rengi gözlüklerini yerle bir edecekti. Bu arada lisans öğrenimini de bitirdi ve diplomasını aldı. Baskın bir karakterdi. İnsanların bazen eşine Bay Gibson diye seslendikleri bile oluyordu.

O dönemlerde tenisçiler doğru düzgün para kazanamıyordu. Belli kulüplere üye olmak gerekiyordu. Althea’nın ise böyle bir cemiyeti yoktu. Güçlü bağlantıları da yoktu. Dolayısıyla başarıyla geçen birkaç yılın(1956-58) ardından tenisi bırakmak zorunda kaldı. Amatör teniste en fazla bu kadar ilerleyebiliyordunuz. Özellikle kadınlar için profesyonel olmak kolay değildi. 1959 yılında bir albüm çıkardı. Bir ara filmlerde oynadı. Althea, kısa bir dönem Globetrotters ile anlaştı ve profesyonel oldu. Fakat Globetrotters parlak günlerinden uzaktı. Daha sonra geçimini sağlamak için golf oynamaya başladı. Birkaç kere yaklaşsa da hiç şampiyon olamadı. 1964 yılında Profesyonel Kadınlar Golf Birliği’nin ilk siyahi üyesi oldu.

Fakat gün geçtikçe yalnızlığa itiliyordu. İnsanlara karşı ciddi bir soğukluk hissediyordu. Böyle yıllar birbirini kovaladı ve Althea zihinlerdeki tazeliğini kaybetti. Artık tek başınaydı. Takvimler 1996 yılını gösterdiği zaman iyice depresif, kafkaesk bir ruh haline girmişti. Devamını eski dostu ve çiftlerde partneri Angela Buxton’dan dinleyelim:

– 1996 telefon çaldı onu açmak için oturma odasına gittim. Arayan Althea’ydı. “Elveda” demek için aramıştı. “Nereye gidiyorsun?” dedim. “Angie bebeğim, daha fazla duramam param kalmadı, biriktirdiklerimin hepsini harcadım. Hayat yaşamaya değermiş gibi durmuyor, sadece tüm arkadaşlarıma veda ediyorum.” dedi. “Ne kadar ihtiyacın var? Ben göndereceğim ve bir çözüm düşüneceğim sakın saçma bir şey yapma!” dedim.

Bir sürü geçinmesine yardım eden eski partneri aynı zamanda bir dergiye bu sporda eski tenis şampiyonları için bir emeklilik planlarının eksik olduğunu ve Althea’nın yardıma ihtiyacı olduğuna dair bir yazı yazdı. Devamını yine Angie’nin ağzından dinleyelim:

– Beş ay sonra telefon çaldı, arayan Althea’ydı. “Nasılsın?” diye sordu, ben de iyiyim dedim. “Posta kutuma baktım, yöneticimin açması gerekti ve tamamen tıkanmış. İçinde dünyanın her yerinden farklı döviz birimlerinden paralar var. Bunu sen mi yaptın?” dedi. Dedim ki, “Ben mi? Nasıl ben olabilirim? İngiltere’de oturmuş sadece kendi işime bakıyorum.” Sonra “Senin işin gibi duruyor, sen olduğunu sandım” dedi.

Ertesi hafta yanına gittim. Eski oyunculardan, onu izleyenlerden ve dünyanın her tarafından çeşitli birimlerden paralar vardı. Ve bir milyon dolardan da fazlaydı. 2003 yılında hayata gözlerini kapatana kadar kalan 6-7 yıllık ömrünü maddi sıkıntılarını düşünmeden, huzur içinde geçirdi.

1957 yılında dünya sıralamasında ilk sırada yer aldı. 1956-58 yılları arasında bireyselde 6, çiftlerde ise 10 Grand Slam şampiyonluğu kazandı. Kısa kariyerine 56 şampiyonluk sığdırdı. Günümüzde oynuyor olsa en az on milyon dolara yakın para kazanacağı tahmin ediliyor. Bu tarz sporcular bugün olsa kendilerini nasıl kabul ettirirlerdi hep merak etmişimdir. Bugün aynı kan bağından iki oyuncu Wimbledon finalinde birbirlerine rakip olabiliyorlarsa ona çok şey borçlular. Venus’ün, onun biyografisinin arka kapağı için yazdığı yazı ile bitirmek istiyorum.

“Güçlü duruşu ve cesaretiyle tenisteki ırkçı bariyerleri yıktığı için Althea Gibson’a minnettarım. Althea’nın başarıları benim başarılarımın yolunu açtı, ama o sadece benim değil farklı yerlerden insanların başarılarının da arka planındaki isim. Serena ve benim gibi birçok insan onun mirasını sürdürecek ve onun bıraktığı miras sonsuza dek yaşamaya devam edecek.”

Yaşamında insanlar için umut kaynağı olan bu yüce şahsiyet şimdilerde ise New Jersey’de ağırlıklı olarak fakir insanların yaşadığı bir yerleşim yeri olan Newark meydanında insanlara umut vermeye devam ediyor.

Yararlanılan Kaynaklar:

Althea Documentary

About Mehmet Köksal

Futbol mu? Sadece bir hobi. İletişim: mehmetkoksal@topsuzoyun.com

Check Also

“SÜRECE GÜVEN” | Philadelphia 76ers

Allen Iversonlar, Moses Malonlar, Julius Ervingler, Wilt Chamberlainler kimler geldi kimler geçti bu takımdan… Çok ...

https://www.casinometropolgirisyap.com/ https://www.casino-maxi.xyz/