18 Ekim 2019, Cuma

MERSEYSIDE | LIVERPOOL-EVERTON

Dili bir fabrikaya benzetecek olursak bu fabrikanın patronu da işçileri de yine dil olacaktır sanıyorum. Fabrikayı dışarıdan izleyen talepkar müşteriler biz insanlarsa işçilerin ürettiği ve patronun onaylayıp topluma kazandırdığı ürünlerin içlerini anlamlarla doldurarak bu arz-talep işleyişini devam ettiririz. Yani masa kelimesi yalnızca m-a-s-a seslerinin birleşiminden oluşan bir sözcüktür. Ona sözlükte “Ayaklar veya bir destek üzerine oturtulmuş tabladan oluşan mobilya.” tanımını insanlar giydirmiştir. Ayrıca değişen zamanla birlikte insanoğlu tek bir kıyafetle yetinmeme hastalığını kelimelere de taşıdı ve onlara ilk giydirdikleri anlamlardan farklı manalar da yüklemeye başladı. Milattan sonra 3’üncü yüzyılda İngiltere’nin Derbyshire bölgesinde yaşayan düşman mahalleler arasındaki çekişme bölgenin adındaki “derbi” kelimesiyle ifade edilmeye başlanmıştı ve insanların zamanla bir başka fabrikaya dönüştürdüğü futbol kurumu bu sözcüğü gözüne kestirdiğinde terziye onun için yeni bir gömlek dikmesini söylemişti bile.

İşte bu şekilde yüzyıllar sonradan gelip modern futbolda bir terim olarak kullanılmaya başlayan “derbi”nin tam karşılığını verebilmek içinse birkaç cümle birden etmek gerekiyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki bir spor mücadelesinin derbi olmasını sağlayacak keskin koşullar mevcut değil. Yine de iki başlık üzerinden bir gruplama yapılabilir: Belirli bir sebepten dolayı aralarında zıtlık ve farklılıklar bulunan iki spor camiasının yaptığı mücadeleler (mezhep farklılıkları, siyasi görüş ayrılıkları, ekonomik nedenler vb.) ki bunlara “rivalriers” ismi veriliyor ve bölge ya da şehir takımları arasında yapılan yerel derbiler.  Boca Juniors-River Plate(ekonomik sınıf farklılığı), Lazio-Roma(ideoloji farklılığı) ve Celtic-Rangers(dini görüş farklılığı) gibi derbiler birer “rivalriers”ken; Sampdoria-Genoa, City-United, Galatasaray-Fenerbahçe takımları arasında oynanan karşılaşmalar birer yerel derbi olarak adlandırılabilir.

Futbolun beşiği İngiltere’nin liman şehirlerinden biri olan Liverpool uzun yıllardan beri yerel derbilerden birine ev sahipliği yapıyor: Merseyside. Adını kentin doğusunda bulunan Mersey nehrinden alan mücadelenin baş aktörleri Everton ve Liverpool FC. Kırmızı ve Mavi rengin rekabetinin doğuş hikayesiyse kulüplerin kuruluş tarihlerine kadar uzanıyor.

1878 yılında bir Protestan kilisesi olan St. Domingo kendi futbolunu kendisi oynamaya karar verdi ve kilisenin adının verildiği bir futbol kulübü çıktı ortaya: “St. Domingos Football Club”. Yaklaşık bir yıl sonra alınan kararla ismi şehirde bir semt adı olan Everton’la değiştirildi ve derbinin ilk sakini böylece şehre tam olarak yerleşmiş oldu. 1888’de İngiltere’nin ilk resmi ligi açılırken kurucu takımların arasında Maviler de yer alıyordu. Maçlarını etrafı çevrili Anfield Road’da yapan Everton şampiyonluk coşkusunu da çok beklemeden henüz daha lig kurulalı 3 yıl olmuşken tadacaktı. Dönemin şartlarında oynadıkları futbola ve kısa sürede şehir insanları üzerinde yarattıkları etkiye bakılırsa kulübün geleceği gayet parlak görünüyordu. Tabi biri gelip ışıkları söndürmeye çalışmadıkça. Sahnenin bir diğer tarafında yer alacak Liverpool’sa küçük Ali Cengiz oyunlarının gölgesinde temellerini atıyordu. Dönemin Everton kulüp başkanı John Houlding (aynı zamanda takımın maçlarını oynadığı arazinin de sahibiydi) 1891’de gelen şampiyonluğun ardından kulübün arsaya ödediği kiraya zam yapmak istedi. Aynı zamanda oyuncuların mücadele öncesi soyunma odası olarak kendi otelini kullanmalarını ve maçlardaki tüm alkol satışı haklarının da tarafına verilmesini talep ediyordu. Kendisi oteli olan bira üreticisi bir ticaret adamıydı! Houlding kulübün adına kendi şirketinin ismini de eklemeye yeltenince çarşı pazar karıştı. Everton tası tarağı toplayıp Goodison Road’daki yeni arazisine doğru yola çıktı. Boş bir arazi ve elinde bolca parayla ortada kalan John içinse çözüm çok basitti. Yeni bir kulüp ismi bulmak ve yeni oyuncular satın almak. Böylece futbol dünyası da ilginç bir olaya şahitlik etmiş oluyordu: Bir stadın inşa ettiği bir takım, Liverpool FC.

Houlding yeni takımını kurmuş, isteklerine karşı çıkan Everton’a kim daha güçlü göstermek için bıçak biliyordu.  Mavi-beyazlı Liverpool’un (Başkan o dönem kulübün yalnızca ismini değiştirmiş forma renklerinin aynı kalmasında bir sakınca görmemişti) içini futbolcularla doldurmaya gelmişti sıra. Elden çıkarılan hisselerle alınacak oyuncuların parası toplandı ve ikisi Everton’dan aşırılmış olmak üzere neredeyse tümü İskoçlardan oluşan bir takım oluşturuldu. Öyle ki takımdaki on dokuz isimden yalnızca dördü İngilizdi. Bu dengesizliğin en büyük nedeni dönemin futbolunda İskoçların İngilizlerden daha “yetenekli” olarak görülmesiydi. Birinci ligde boy göstermek için her şey hazırdı, birinci ligde oynuyor olabilmek hariç. Yeni takımın, kural gereği mücadelesine ikinci ligden başlaması gerekiyordu ama işe bakın ki Houlding bu durumu görmezden gelip direkt olarak birinci lige başvuruda bulunmuştu. Çıkan sonuç başkanın sinirlerini bozacak nitelikteydi, Liverpool macerasına yerel bir lig olan Lancashire League’de başlayacaktı. Böylece Anfield’ın yeni sakinleri birinci lige bir basamaklık uzaklıktayken aceleci başkanları yüzünden çıkacakları bir basamakları daha olmuş oldu. Her şeye rağmen futbol oynamaya başladıkları o sezonun sonunda Houlding’in keyfi oldukça yerindeydi. Liverpool hem şampiyon olmuş hem de Senior Kupası finalinde Everton’ı 1-0’lık skorla alt etmeyi başarmıştı. Her ne kadar Everton girdiği bir pozisyonda “topu kasten yumruklama” olduğu konusunda ısrar edip lehlerine penaltı verilmesi için ortalığı vaveylaya verdiyse de hakem onlara kulak asmadı ve kupa Liverpool’un oldu. İkinci ligde elde edilen yenilgisiz şampiyonluğun ardındansa artık tüm şehir takımı tanıyordu.

Şehirde sessiz bir Liverpool-Everton rekabeti anlaşması imzalanmıştı. Houlding fitili ateşlemişti ve taraftarlar da alevleri olabildiğince harlıyordu. Ancak ilk önce bir ormanı yakacak gibi duran ateş yıllar geçtikçe iç ısıtacak bir hale büründü. Hatta başlarda halk bu mücadelenin birer mezhep savaşına dönüşeceğini dahi düşündü. Çünkü Everton Protestan bir kilise tarafından kurulmuştu ve uzun süre de kilise yönetiminin etkisi altında kalmıştı. Ayrıca Liverpool kurulduğunda kulübe ilk transfer edilen İskoç oyuncuların hepsi Katolik’ti. Ancak bu düşünce her iki takımında kadrolarında farklı mezheplerden oyunculara yer vermesiyle sadece söylenti olarak kaldı. Kırmızılar ilk lig şampiyonluğunu 1901 yılında aldı. Everton’sa lig birinciliğini tekrar görebilmek için 1891’de gelen kupanın üzerine bir yirmi dört yıl eklemek zorunda kaldı. Maviler ikinci lig şampiyonluklarını ancak 1915’te elde edebildiler. 1959’yılına gelindiğindeyse bu sefer dibe batmış taraf Liverpool’du, tam dört yıldır ikinci ligin elinden tutmuşlardı fakat şanslıydılar, oldukça şanslıydılar. O yıl içinde takımın başına getirilen Bill Shankly Liverpool’da bir futbol devrimi başlatıyordu. İskoç teknik adam İngiltere futbolunda oluşturduğu krallığı 1974’te başka bir kulüp efsanesi olacak adama Bob Paisley’e bıraktı. Paisley devraldığı bayrağı olduğundan çok daha yükseğe çıkartacaktı. Bu arada Everton’ın eli her ne kadar zayıflamış görünse de oyundan düşmemişti. Maviler kılıç darbelerini az ama ağır indiriyordu. Tıpkı 1985’te şampiyonluk kupasını söke söke Liverpool’un elinden aldıklarında yaptıkları gibi… Merseyside derbilerindeyse çekişme her geçen yıl artarak devam ediyordu. Bir kulüpten diğerine giden oyuncular, farklı galibiyetler, birbirlerine karşı çetele tuttukları uzun süreli yenilmezlik serileri, kırmızı ve maviye boyanan bir şehir.

1985 yılı Everton’ın adeta ikinci baharıydı. Şampiyonluk yarışında ikinci Liverpool’u 13 puanla geride bırakıp zafere uzanırlarken aynı sene uluslararası alanda Kupa Galipleri Kupası’nın da sahibi oldular. Gelecek sezon hem ülke ligi hem beynelmilel sahada iyi işlere imza atmamaları için hiçbir sebep yoktu. Adadaki tüm Mavili taraftarlar bir küllerinden doğuşun yaşanacağından çok emindi. Zaten görünen köyde kılavuza ne hacetti? Her şey böyle güzel gidiyorken en fazla ne olabilirdi? 29 Mayıs 1985’te Belçika’nın başkenti Brüksel’in Heysel Stadı’nda Juventus ve Liverpool takımları arasında final maçı oynanacaktı. Maç öncesi şehrin sokaklarında İngiliz holiganların çıkarttığı taşkınlıklar felaket kokusunu etrafa yayıyordu. Bir yıl önce Roma ile oynadıkları finalde maçtan sonra saldırıya uğrayan Liverpool taraftarının intikamını almaya gelmiş İngiliz taraftarlar da bu kalabalığa dahildi. (İngiltere bu olayı gerekçe göstererek final maçının bu eski stat dışında daha güvenli başka bir yere alınması talebinde bulunsa da talepleri reddedilmişti.) İzleyiciler stada alınmaya başladığındaysa korkulan olacaktı. İngiliz holiganlar önce kendilerine ayrılan tribünlerden çoğunlukta Belçika’da yaşayan İtalyanların bulunduğu tarafsız izleyicilerin tribününe yabancı madde fırlatmaya başladı ardından arada bulunan demir telleri parçalayarak tribüne doğru akın etti. Üzerlerine doğru gelen kalabalıktan korkan insanlar sahaya doğru kaçmak istediler fakat bariyerler onlara engel olunca tribünün arkasındaki duvara tırmanarak bulundukları yerden uzaklaşmaya çalıştılar. Ancak yaşlı stat duvarı, üzerindeki ağırlığa dayanamayıp çöktü. Çöken duvarın altında kalan pek çok insan hayatını kaybetti. Yaşanan bu facianın ardından Liverpool altı, İngiliz kulüpleri beş yıl boyunca Avrupa kupalarından men edildi. Futbol çirkin yüzünü bir kez daha göstermişti. İnsanlar kederliydi, futbol severler kederliydi, Evertonlılar iki kat daha kederliydi. İşte uzun yıllardır süre gelen rekabet ilk defa burada çok sert bir fırtınaya dönüşüyordu. Olayın ardından Liverpool sokaklarında Mavi ve Kırmızı nefreti kol geziyordu. Everton Avrupa’ya gitmelerine engel olan cezanın faturasını Liverpool taraftarına kesmişti. Liverpoollularsa insan canını önemsemeyecek kadar gözü dönmüş insanlarla aynı kefeye konulmaktan oldukça rahatsızdı. Durum derbi günleri şehirde güvenliğin iki katına çıkarıldığı bir hal almıştı. Tam dört yıl gibi uzun bir süre. Çivi çiviyi sökünceye kadar…

Sheffield’ın Hillsborough Stadı’nda 15 Nisan 1989’da FA Cup yarı finali oynanacaktı ve sahada bulunan kimse o gece evine mutlu dönemeyeceğinin farkında değildi. Maç başlamadan biraz önce “belki bilet buluruz” düşüncesiyle tribünün önüne yığılan insanlar korkunç bir arbedeyi beraberine getiriyor ve emniyet güçlerinin büyük sorumsuzluğu sonucu oluşan kalabalık içeriye girmeye başlıyordu. Binlerce kişinin bulunduğu tribünlere yüzlerce kişi daha… Çıkan izdihamda kendini sahaya atıp nefes almaya çalışan 96 taraftar tel örgülerle kalabalık arasında kalıp ezilerek can verdi, yüzlerce kişi yaralandı. Kan dondurucu olayın ardından tutulan polis tutanakları ve medya, tek suçluları Liverpoollu taraftarlar ilan etmişti. Hem de iftiranın en çirkin şekliyle. Tribünlerde sarhoş taşkınlık yapan gruplar olduğu, kargaşa çıktığında “taraftarların” insanlıktan çıktığı söylenmişti. Hatta hayatını kaybeden renktaşlarının cüzdanlarını çalan başka Liverpoollular yaratılmıştı! Ölenler sadece yaşlılar değildi ya da sadece gençler. Ne yalnızca zengin iş adamları ne orta sınıf işçiler ne de cebindeki son parasını bilete verenler. Her gruptan insan ölmüştü her yaştan ve her sınıftan. Sadece Dalglish’in Liverpool’unu izlemek için. Koca bir kalabalığın kafasına bir poşet geçirilmiş içinde hava kalmayıncaya kadar sıkıştırılmıştı. Bu acının üzerine siz suçlusunuz deniyordu, o gün tribün önündeki kapıların açılmasına polislerden biri izin verdi ama yine de siz suçlusunuz. Liverpool halkı yaşadıkları bu üzüntü üzerine suçluların bulunup hapse atılması için adalet istediler, 96 için adalet. Şehir kederini unutmaya çalışırken Merseyside derbisi için de yeni bir dönem başlıyordu. Ezeli rekabet ve ebedi dostluk. Olaydan sonra oynadıkları ilk maçta beraber yürüdüler, beraber söylediler ve sonra Everton taraftarı gittiği her deplasmana aynı pankartı götürdü: 96 için adalet.

Çocukça hırslarla başlar Merseyside’ın öyküsü. Gençlik hevesleriyle dalgalanır ve en son bir acıyla olgunlaşır. Kulaklarda Bill Shankly’nin “Merseyside’ın iki iyi takımı vardır Liverpool ve Liverpool amatör takımı.” sözü çınlar, Everton tribünleri “Kırmızı tarafın ne dediği umurumuzda değil.” diyerek bestelerini söylerler. Liverpool “asla yalnız yürümeyenlerin” şarkısıdır, Everton “sadece en iyi olanların yeterince iyi olduğu” gökyüzü. Ve siz bir gün gökyüzünü seyrederken şöyle bir şarkı sözü duyabilirsiniz: O benim kardeşim, bana ağır gelmez. Bu arada tüm bunlara rağmen hala etrafınızda söz gelimi “Son on yılda ne yapmışlar?” cümlesini telaffuz edenler varsa boş verin. Futbolun fabrikasına isyan eden bu romantiklik bize çok yakışıyor. Merseyside derbisine!

About Zübeyde Özcan

Futbol izler/okur/yazar.

Check Also

Armaya Adanan Hayat: BEKİR ÇINAR

  15 Aralık 1995 Belçikalı Jean-Marc Bosman, Avrupa Adalet Divanı’na açtığı davayı kazandı. Bu karara göre ...

https://www.casinometropolgirisyap.com/ https://www.casino-maxi.xyz/