17 Ağustos 2019, Cumartesi

ROMANTİK VE ENDÜSTRİYEL FUTBOL ÜZERİNE |

Dünya Kupası tarihinin ilk golünü atan Fransız oyuncu Lucien Laurent ülkesinde bir fabrika işçisi olarak çalışıyordu. Yine 1930 Kupası Arjantin’inde milli takım oyuncusu Manuel Ferreira üniversite sınavına girebilmek adına turnuvayı bırakıp ülkesine geri dönmek zorunda kalmıştı. 1950 Dünya Kupası’nın o olaylı finalinin ardından Brezilya, başta kaleci Moacir Barbosa olmak üzere üç siyahi oyuncuyu günah keçisi ilan edecek, Sambacılar bir daha 1995 senesine kadar takımda siyahi bir kaleciye yer vermeyecekti. O finalde 200 bin seyirci kapasiteli Maracana Stadı’nda 199 bin 954 taraftar vardı. Hindistan aynı kupaya Fifa’dan “çıplak ayakla oynama izni” alamadığı için katılmamıştı. 58 Kupası Arjantin’i Kirli Yüzlü Melekler olarak bilinen Angelillo, Maschio ve Sivori üçlüsünü sırf İtalya ligine transfer oldukları için milli takımdan men etmişti. 1970 Meksika’da Kupa ilk kez renkli televizyon yayınıyla evlere girdi. Bu turnuvanın tüm maçları Avrupa’da prime kuşağına-izleyici kitlesinin en yoğun olduğu zaman- denk gelebilsin diye öğlen saatlerinde oynatılacaktı. 74’e gelindiğinde ev sahibi Batı Almanya’nın futbolcuları turnuva açılışına birkaç gün kala istedikleri şampiyonluk primi vaadini alamadıkları için ortalığı bir müddet karıştırdılar, vatanî görev olarak görülen milli maç ruhunda değişen bir şeyler vardı. İşte özetin özeti olarak sıraladığım Kupa tarihinden bu birkaç olay dahi gösteriyor ki futbol oyununun gelişme süreci sadece “saha içi kurallarla” sınırlı kalmamıştı.

Eğer futbol izleyiciliğini eski usul eşit kollu bir terazi farz edersek, bu mizanın bir kefesine “Futbolun endüstriyelleşmesi oyunun ruhunu öldürdü, eskiden her oyuncu sahaya amatör bir ruhla çıkardı.”cıları; bir kefesineyse “Endüstriyelleşme çağın bir gereği, bırakın bu futbol romantikliğini artık.” diyenleri koyabiliriz. Söz gelimi bahsettiğim ilk gruptan bir kişi “ben Liverpoolluyum” diyorsa muhtemelen Hillsborough faciası’nın, Bob Paisley’in, Bill Shankly’nin, You’ll Never Walk Alone’un gölgesinde bir Liverpoolludur. Baktığımızda pek çok futbolseverin bu terazinin bir kefesinde durma -belki de yalnızca iki seçeneğin sunulduğu bir dayatma olduğu için- yani tarafını seçme eğiliminde olduğunu görürüz. Ancak ne romantik eğilim futbola inşa edilen bacadan bir tuğla sökebilir ne de işleyimsel futbol “Pele’yi 20. yüzyıldan getirip sahaya çıkartın bakalım aynı oyunu oynayabilecek mi?” tarzı cümlelerin arkasına sığınıp bu yeşil saha romantizmini yok edebilir. Endüstriyelleşmeyi kabul etmiş romantik bir futbol takipçisi olarak söyleyebilirim ki bu kavramlar bireysel ve kitlesel açıdan ele alındığında her iki mefhumun da saha içi ve dışında kendine göre olumlu ve olumsuz pek çok yanı var. Yalnız bu yazıda amacım bu artı ve eksi yönleri sıralamaktan ziyade var olanı ortaya koyabilmek. Çünkü inancım ancak bunu yapabildiğimizde doğru bir bakış açısı yakalayabilmenin mümkün olduğu yönünde.

Sanayi futbolunun ve romantik futbolun, oyunun modern anlamda ortaya çıkışıyla birlikte var olup belli bir zamana kadar bir çatışma hâlinde beraber devam ettiğini ancak endüstri yönünün hiç durmaksızın büyüyüp bir noktada ayak topunun diğer yönlerinden keskin bir çizgiyle ayrılarak kendine bambaşka bir yol çizdiğini ifade edebiliriz.  Sanayi Devrimi İngiltere’sinin kentleşme hızında yükseliş göstermesi ve bununla birlikte ortaya çıkan işçi sınıfı, ülkede o zamana kadar halk arasında basit bir eğlence aracı olarak kullanılan futbolu başka bir forma sokacaktı. Günlerinin yaklaşık olarak 4’te 3’ünü çalışarak geçiren işçiler için bu meşgaleye vakit ayıracak durum söz konusu değildi. Bu yönüyle kapitalizm oyunun hem mekanını hem öznesini değiştirdi. Böylece futbol gençlerin dinç, zinde bireyler olarak yetiştirilmesi ve onlara mücadeleci bir ruh aşılanması amacıyla “public schools” adı verilen okullarda yeniden vücut buldu. İşte futbol bu kolejlerde, kimi zaman yüzlerce kişinin bir arada oynayabildiği bir oyun olmaktan çıkıp kurallara bağlı ilk modern halini aldı. Bundan sonra 1863’te İngiliz Futbol Federasyonu’nun kuruluşu ardından 1888’de ülke liginin açılışı meşin yuvarlağı tekrar geniş kitlelerle buluşturdu. Ayrıca işçiler artık yalnızca oyunu oynamakla kalmıyor işin seyirci kısmını da onlar teşkil ediyordu. 19’uncu yüzyılın sonlarına doğru futbol müsabakaları halkın sosyalleştiği yeni bir mecra olma görevini üstlenmiş bununla beraber yerel kulüplerinin maçlarını takip eden onlarla arasında duygusal bir bağ edinen izleyici profilleri ortaya çıkmıştı.

Modern anlayışın gelişen süreçte fitili ateşlemesinin ardından futbol her alanda çok katmanlı bir dönüşüm sürecine girer. Ayrıca bu dönüşüm sırasında kademeler arasında keskin geçişler olmaması günümüze kadar ulaşan kompleks oluşumun da -her ne kadar geleceği parlak görünmese dahi- temel etkeni olmuştur. Buna en basit şekliyle milyon dolarların döndüğü bir ligde hâlâ arma aidiyetinin konuşulabiliyor olmasını örnek olarak gösterebiliriz. Söz ettiğim bu dönüşüm futbolun bir eğlence ve estetik tatmin aracı olarak kullanılmasıyla başlar; oyunun bir gelir kaynağı olarak görülmesinin ardından fabrikalaşma, gelir kaynaklarının ortaya çıkışı ve değişimi, taraftar profilinin oluşumu ve değişimi, oyun standartlarının ve kuralların gelişim göstermesiyle değişen talep ve yönelimler gibi pek çok başlık altında toplanarak işlemeye devam eder. Sahaya çıkıp top tepmek karşılığında para almanın ayıp olarak nitelendirildiği geçmiş zamanla para dolu çantalarla oyuncu transferine gidildiği şimdiki zaman çizgisi üzerinde sıraladığım bu başlıkları birkaç cümleyle genişletmekte fayda var sanıyorum. İlk ortaya konulma sebebi eğlence ve boş vakit değerlendirme olan futbol ilerleyen dönemde ününü arttırır ve tek bir kesimin tekelinden çıkıp yayılım sağlayabileceği oldukça geniş bir saha elde eder. Bahsedilen yayılım sadece oyunu oynayanlarla sınırlı kalmaz, modern futbol anlayışının sahadaki kişi sayısına getirdiği belli limit hâlâ oyunun bir noktasında yer almak isteyen insanların oluşturduğu “seyirci-taraftar” kitlelerinin temelini atar. Süreç içinde izleyici sayısındaki artış dağınık haldeki bu yapıyı belli bir sisteme bağlayacaktır. Statların meydana getirilmesi, oyuna girişin belli bir ücrete tabi tutulması, müsabakaların belli aralıklarla düzenli bir zaman çizelgesinde oynanmaya başlanması gibi… Tüm bunlardan elde edilen yüzü tatlı ürün para ve futbolcuların sahada geçirdiği sürenin uzaması “amatörlükten profesyonelliğe geçiş” ihtiyacını doğurur. Futbolun bu şekilde kişilerin kazanç sağladığı bir yapıya bürünmesi onun bir yatırım aracı olarak görülmesine sebep olur ve bu yeni yatırım kaynağı günümüzde meşin yuvarlakla birlikte adını anmayı oldukça normal karşıladığımız reklamları, sponsorlukları, kulüplere bağlı yeni kurum ve kuruluşları beraberinde getirir. Yani futbol “eğlence” olarak başladığı yolda bir “eğlence sektörü”ne dönüşür. Romantik futbol anlayışı ise yine bu proses içinde kendi kurallarıyla var olacaktır. Profesyonelleşmenin bir işi kazanç sağlama amacıyla yapma anlamını değil de oynanan oyunda ustalaşma anlamını kabul eden bu anlayış, var oluşundan beri ruhta amatörlüğü esas alır. İzleyicisi; sahada 12’inci adam olarak yerini alır, tuttuğu takıma karşılık beklemeden bağlıdır. İyi futbol onlar için endüstriyel yapının getirdiği kazanma odaklı tutum değil de göze hoş gelen oyundur. Futbol romantizmi, tekil anlamda insanın ve genel anlamda toplumun bir şeye bağlı olma ve kısa süreliğine de olsa kendi çarpıklıklarından uzaklaşma ihtiyacının bir yansımasıdır. Bu sebeptendir futbolun romantiği Kolombiyalı Andres Escobar’ı ya da Zidane’ın attığı kafayı asla unutmaz.

Romantik tutum ortaya çıktığı dönem boyunca endüstriyel futbolla birlikte en başta beyan ettiğim şekilde bir çatışma içinde var olmaya devam etse de bir süre sonra onun tarafından sürüklenmekten de kurtulamayacaktır. Bunun ilk nedenlerinden biri izleyici-taraftar ilişkisinin yerini büyük oranda izleyici-müşteri ilişkisine bırakmış olmasıdır. Söz gelimi futbol seyircisi arz-talep olarak adlandırabileceğimiz ikili işleyiş içinde daha iyi seyir koşulları, kazanma ve galibiyet tatmini gibi durumların karşılığında takımına destek olmak amacıyla kombine, lisanslı ürün satın alma meyli gösterir.  Bundan başka kulüplerin iş veren ve gelir getirici bir yapıya bürünüşüyle birlikte kazanç kaynağı çeşitliliği oldukça artar ve değişim gösterir. Bu membaların içine televizyon hasılatının dahil oluşu endüstriyel futbolu önü alınamaz bambaşka bir yola sokmuştur. Televizyonun ve ardından dijital ortamın oyuna girişini romantik futbolun hastalanışı ve sanayi futbolunun madde bağımlılığı olarak görebiliriz. Dünyaya açılan kutunun futbola el atması özellikle 20’inci yüzyılın sonlarına doğru dijital olanakların artmasıyla beraber oyunu tam bir açık pazar haline getirir ve zaten yıllar içinde de yayın gelirleri, elde edilen hasılat noktasında birinci sıraya oturur. Romantik tarafın hastalığı benzetmesini yaptım çünkü yeşil sahanın evlere girişiyle izleyiş kolaylığının sağlanmış olmasının futbol romantizminin en büyük silahlarından biri olan tribün kültüründe dalgalanmalara yol açtığı, taraftarla takımı arasındaki duygusal bağı zayıflattığı su götürmez bir gerçek. Ayrıca televizyonla, sanayileşmenin çok büyük bir boyut kazanmış olması hasebiyle de yine bu anlayışa verilen zararda büyük pay sahibi. İşin endüstriyel kısmına madde bağımlılığı sıfatını kullanmış olmam ise “dijital ortamda futbol”un kısa vadede iyi (futbolun gelişimi) uzun vadeye yayıldığında bazı olumsuz (oyunun tamamen mekanikleşmesinin önüne geçilemeyeceği) sonuçlar doğuracağını düşünüyor olmam.  Yakıştırmamın bir başka dayanağı ise televizyonun futboldan ve futbolun televizyondan ayrılışının gelinen noktada artık pek olanak dahilinde olmayışı. Yayıncı kuruluşlar reytingle kulüplere, kulüpler elde ettikleri büyük oranda gelirle yayıncı kuruluşlara bağlı vaziyete gelmiş durumdalar.

Tüm bunlardan sonra çuvaldızı kendimize batırarak belirtmek de gerekiyor ki günümüz Türkiye futbolunda kişi odaklı endüstriyel ve romantik futbol taraftarlığı ayrımına keskin çizgilerle varmak olanaklı değil.  “Romantiğim” diyenin 3-5 yenilgiye tribün bıraktığı, “endüstriyel futbol kardeşim”cinin futbol teknolojisini kabul etmeyebildiği bir noktadayız. Yahya Kemal, Aziz İstanbul kitabının bir bölümünde eski semtlerin mazide kaldığını bunların eskisinden farklı bir üslupla ancak yine de çok güzel bir şekilde yeniden inşasının günümüz şartlarına uygun olarak mümkün olduğunu söyler ve bu mümkünlüğü kendine göre belirlediği bir kırılma noktasına dayandırır. Kim bilir, eğer bir gün kendi kırılma noktamıza ulaşabilirsek Yahya Kemal’in bu görüşünün gölgesinde kendi romantikendüstriyelliğimizin “Aziz Futbol” hikayesini yazabiliriz.

About Zübeyde Özcan

Futbol izler/okur/yazar.

Check Also

Maç Analizi | Galatasaray 3-0 Yeni Malatyaspor

Galatasaray dün gece Yeni Malatyaspor’u, Diagne’nin ikisi penaltıdan olmak attığı üç gol ile geçti. Sarı-kırmızılı ...

https://www.casinometropolgirisyap.com/ https://www.casino-maxi.xyz/