23 Şubat 2019, Cumartesi

Röportaj | Alisson Becker – Bu Benim Ağabeyim İçin

Bu yazı The Players’ Tribune tarafından 2 Temmuz 2018 tarihinde Alisson Becker ile yapılan röportajdan çevrilmiştir. 

Anlatacağım bu hızlı hikâyede ben ve ailem hakkında bilmeniz gerekenleri okuyacaksınız.

1998 Dünya Kupası’nda, ağabeyim Muriel 10, ben ise 5 yaşındaydım. O gün, yengemin evinde Brezilya ve Hollanda arasında oynanan yarı final maçını izliyorduk. Adeta bir parti günüydü. Yengem o gün sofrayı yemekler ile donatmıştı, hatta büyük bir pasta bile vardı.

Maç penaltılara gitmişti, amcam ve babam baskıyı kaldıramadıkları için deliler gibi yerlerinde duramıyordu. Taffarel son penaltıyı çıkardığı an, babam salondan mutfağa çığlık atarak koştu ve sonra ne mi yaptı? Kafasını direkt pastaya geçiriverdi. Tekrardan salona yüzü pasta şekeri kaplı şekilde koşarak şu sözleri haykırıyordu: “Biz finale gidiyoruz! Biz finale gidiyoruz!”

Küçük bir çocukken o ana kadar gördüğüm en komik şeydi. Babam olabilecek en güzel şekilde çılgına dönmüştü.

20 sene sonra oğlu Dünya Kupası’na gidiyor. Ve dürüst olmak gerekirse, sanırım ben ona çok benziyorum. Beni Brezilya veya Roma’da oynarken gördüyseniz oldukça sakin bir kişilik olarak düşünürsünüz. Ama hep böyle biri değildim. Hatta, ben küçükken beni izlemeye bir kaşif yollasaydınız sanırım şöyle bir rapor yazardı:

Allison Becker: Kaleci, 7 yaşında. Kısa, sinirli ve çok ağlıyor.

Evet, Brezilya milli takımının kalecisine olacak şeylere benzemiyor ama bunlar gerçekti. Ben çok uzun bir yoldan buralara geldim.

Aslında, ergenlik yaşlarıma girdiğimde ailenin en iyi kalecisi bile değildim. Muriel de kaleciydi, adamım, o gerçekten benim sınırlarımı zorlamasını iyi biliyordu. O sinirlendiğimde kontrolü nasıl kaybedeceğimi çok iyi biliyordu. Sanırım bütün ağabeylerin böyle bir yeteneği var. Ama başka bir açından baktığımız zaman Muriel, gelişimimde ve duygularımı kontrol edebilmemi sağlama konusunda bana çok yardımcı olmuştu.

O benim hikayemde en önemli kişi.

Kalede oynamamın en önemli sebebi oydu. Bazı insanlar kalede sınırlı kaldığımı söyler, belki de haklılar. Yani demek istediğim, annem bile okulunun hentbol takımında kaleciydi. Benim büyük büyük dedem, yerel takımı Novo Hamburgo’da amatör kalecilik yapmış. Ve babam şirketin kalecisiydi. Bu belki de Tanrı’nın bana yazdığı kaderdi.

Beş yaşımdayken ağabeyim ve ben babamın maçlarını izlemeye gidiyorduk. Onun ne kadar çok keyif aldığını görüyorduk. Dürüst olmak gerekirse sahadayken de biraz çılgındı, topu almak için kafası önde olmak üzere rakibin ayaklarına doğru atlıyordu. Biraz yabani bir stili vardı. Ağabeyim ve ben ona hayranlık duyuyorduk, babamın stilini kendimize miras olarak almıştık. Sanırım çocuklar zaten böyledir değil mi? Babanızın iyi yaptığı bir şeyi görünce; “Bende onun gibi olmalıyım.” dersiniz.

Buna rağmen kaleye geçmemin asıl sebebi ağabeyimdir. Ben ağabeyimin arkadaşları ile oynuyordum, hepsi benden daha yaşlı ve büyüktü. Takım seçmeye gelince tabi ki en küçük olanı kaleye koyuyorlardı. Kaleye kimin geçeceği hakkında münazara bile yapılmıyordu, anlatabiliyor muyum? Ama bu benim için sorun değildi çünkü kaleye geçmek hoşuma gidiyordu, hatta seviyordum çok seviyordum.

Tabi o dönem futbol sadece eğlenmek için yaptığım bir şeydi. Ama daha sonra Japonya ve Güney Kore’deki 2002 Dünya Kupası’nın zamanı gelmişti. Ağabeyim ve ben şafak vakti kalkıp, tıka basa çikolata, cornflakes yiyip, tatlı süt içerek maçları izliyorduk. Brezilya’nın kupayı kazandığı zaman hissettiklerimi hiç unutmam. Sanki bir vahiy gelmişti. İşte ben de bunu yapacağım. Brezilya için oynayacağım. Dünya Kupası’na gideceğim ve Dünya Kupası’nı kazanacağım. Bunları düşünmeye başlamıştım.

O günün ardından futbolu daha ciddiye almaya başladım. Novo Hamburgo sokaklarında kaleyi koruyordum. Ailem apartmandan, müstakil bir eve taşındı. Ben ve ağabeyim küçük plastik bir top ile bire bir oynamaya başladık. Salona doğru uzanan kapıları açıp o boşlukları kale olarak kullanıyorduk. Adamım, o anlar birer katliam gibiydi, ve bir o kadar eğlenceli! Belki de hayatımın en güzel zamanı.

Bu evrede, Porto Alegre’de Internacional’in alt yapısında oynamaya başlamıştım. Brezilya’nın büyük kulüplerinden biri, bundan dolayı bazı şeyleri doğru yaptığımın farkındaydım. Ama hala bir problemim vardı, ben bücürdüm.

Gördüğünüz gibi fiziksel açıdan biraz geç olgunlaştım, bundan dolayı benim yaşımdaki bütün kaleciler benden daha uzun ve güçlüydü. Birden beşe kadar derecelendirme sistemi ile olgunlaşma testi yapılıyordu. Arkadaşlarım beşinci dereceye geldiğinde ben hala ikideydim. Ve bu bir kaleci için iyi değil, değil mi? Daha uzun olmalısınız, daha yukarıya zıplayabilmelisiniz ve kaleyi daha iyi kapatabilmelisiniz. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, bücür olmak iyi değildi. Bundan dolayı yedek takımdaydım. Daha sonra Internacional bir tane daha kaleci transferi yaptı. Ve bilin bakalım ne? Sürpriz, sürpriz! O da benden daha büyük ve daha güçlüydü. O an “Mükemmel, şimdi üçüncü tercih oldum. Lanet olsun böyle giderse ben nasıl Brezilya için oynayacağım.” diye düşündüm.

Çok ciddi şüphelerim vardı. O sıra Nike Kupası çıkageldi, 14-15 yaşlarındaki çocuklar için büyük bir rekabet. Ağabeyim bu turnuvada oynadığı dönem en iyi kaleci olarak seçilmişti. Evimizde o turnuvadan kazandığı unvanın kupası vardı, ben o kupaya bakarak, “Ben de bundan bir tane istiyorum.” diyordum. Ama ben hiç oynamadım bile. Açıkçası artık vazgeçmeyi düşünüyordum. Iker Casillas, Gianluigi Buffon gibi efsaneleri biliyordum, onlar kulüpleri için ilk profesyonel maçlarına çıktıklarında 17 yaşındaydı ve ben de onlar gibi olmak istiyordum. Daha ne kadar çok bekleyebilirdim? Bu benim içinde olacak mıydı? Pek öyle gözükmüyordu.

Kulübün de benim büyümem yada bir bücür olarak kalmam hakkında endişeleri vardı. Sanırım Tanrı beni izliyordu çünkü kulüp gelişmemi umut ederek benimle bir sene daha devam etmeye karar verdi. Tekniğim hızla gelişmeye başlamıştı. Daha sonra hayret edici bir şekilde büyümeye başlamıştım. Bir sene içinde boyum 170 santimetreden, 187 santimetreye kadar çıkmıştı. Birden bire hem fiziği hem de tekniği olan biri olmuştum. İnsanlar benim farkıma varmaya başlamışlardı, hem de benim bildiğimden çok daha fazla kişi. 16 yaşındayken bir gün arkadaşlar ile dedemin evinin yakınlarında sahile gitmiştik. Telefonuma baktığımda dedemden 5 cevapsız arama olduğunu gördüm. Açıkçası en kötü ihtimali düşünerek korkmuştum. O an aman tanrım belki aileme bir şey oldu diye düşündüm.

Panik halde hemen geri arayıp, “Dede, bir şey mi oldu?” diye sordum.

Dedem, “Çocuk hemen şimdi eve gelmesin.”

“Niye? Biri mi yaralandı? Biri mi öldü?

“Hayır, hayır, hayır… Seni Brezilya U17 takımında oynaman için çağırdılar.”

Ben aslında hiç inanmadım. Bilmiyorum ama sadece inanmadım. Benim dedem her zaman şakacı biri olmuştur, bilmem anlatabiliyor muyum? Ama yine de eve koşarak gitmeliydim, sadece emin olmak için. Daha sonra amcam aradı ve o da aynı şeyleri söyledi; “Nasılsın çirkin çocuk, tebrik ederim.”

Ama ben yinede inanmamıştım, hepsinin şaka yaptığını düşünüyordum. Sahilden eve bilgisayara girip resmi CBF resmi sitesine bakmak için 30 dakika boyunca koştum. Sayfayı açtım ve işte oradaydı: Alisson Becker. Beni gerçekten çağırmışlardı.

Dönüp tekrar o güne bakınca aslında biraz komik oluyor, çünkü şu anda tanıdık bazı isimlerde o listede yer alıyordu. Neymar ve Coutinho gibi.

O günden sonra olaylar daha hızlı gelişti. 2013 yılında, 20 yaşındayken, Internacional için ilk maçıma çıkmış ve 2 sene sonra ise Brezilya büyükler takımında da ilk maçını oynamıştım. Bu benim hayatımı değiştirmişti. Bazen durup şunu düşünürüm: “Vay, adamım… İşte buradayım. Brezilya milli takımı için oynuyorum ve Dünya Kupası’na gideceğim. Bu Tanrı’nın bir mucizesiydi.

Başardığım her şey için ağabeyime teşekkür etmeliyim. Bildiğiniz gibi ağabeyim ile aynı pozisyon ve aynı kulüpte oynuyorduk, insanlar bizi her zaman kıyaslıyordu. “Alisson ağabeyi Muriel kadar iyi olacak mı?” tarzında şeyler söyleniyordu. Bazıları evet, bazıları ise hayır diyordu. Ben aslında kendimi ağabeyim ile kıyaslamak istemiyordum. Ama o bana hedef olacak bir şeyler vermişti. Bir profesyonel olarak kendimi benden daha yukarıda olanlar ile kıyaslamam gerekiyordu. Ben daima ondan daha iyi olmak istiyordum ama o da çok fazla hırslıydı, bundan dolayı bana karşı hiç kaybetmeyi istemiyordu. O dönemde, Internacional’de her gün ağır antrenmanlar yaparken, hiç birimiz bir birimizden kötü olmak istemiyorduk. Ve size şunu söyleyeyim, bu bizim için büyük bir motivasyon kaynağıydı. Ne zaman yorulsam, bana şöyle derdi, “Hadi kardeşim, biraz daha yapalım!” O zaman ben de kalkıp biraz daha çalışırdım. Ne zaman ki o yorulsa ben ona, “Kıpırda yaşlı adam! Bak bana, daha küçük bir çocuğum ama yine de seni yeniyorum!” derdim.

Çocukluğumuzda beni böyle geçti, plastik bir top ile başlayarak. Aramızdaki çekişmenin temelinde bolca sevgi vardı.

Bazen ne kadar şanslı olduğumu kolayca unutuyorum. Ama beni buralara kimin getirdiğini asla unutmayacağım. Bundan dolayı bu yaz sadece Brezilya için değil aynı zamanda ağabeyim için de oynayacağım. Açıkçası ne zaman Brezilya formasını giysem aklıma her zaman ağabeyim ile yaptığım antrenmanlar gelir.

Eğer bunu okuyorsan ağabey, şunu bil ki Rusya’da yapacağım her kurtarış senin de kurtarışın olacak, çünkü biz aynı hikayenin bir parçasıyız. Bundan dolayı her zaman minnettar olacağım.

About Ahmet Alper

Check Also

Maç Analizi | Galatasaray 6-0 Ankaragücü

Galatasaray ikinci devrenin ilk maçında, sahasında Ankaragücü’nü Sinan(2), Onyekuru(3) ve Ndiaye’nin golleri ile 6-0 mağlup ...